El Sur (1983)

I started wishing with all my heart

to grow and grow

be suddenly an adult

so I could get away from there.

Víctor Erice, The Spirit of Beehive’ın yönetmeni. O filmden sonra 10 sene hiç film çekmemiş ve sonra El Sur’u çekmiş. Haliyle bende merak uyandırdı. Bir de artık bitmiş o baskıcı dönem, yine bir çocuk üzerinden ne anlatacak acaba düşüncesiyle ilgimi çekti.

Evet İspanya gerçekten zor günler yaşamış. En akılda kalan yanı iç savaş olmuş. Çünkü orada ağır kayıplar verilmiş. İnsanlar, özgürlüklerini, cumhuriyetlerini kaybetmemek uğruna mücadele etmişler. İşte problem de aslında tam burada başlamış. Başta sayıları fazla olan cumhuriyetçiler, Franco’yla aynı familyadan gelenlerin (Mussolini ve Hitler), dış  destekleriyle güçsüz kalmışlar ve elimine edilmişler.

Vurucu kısım işte tam burası. Aradan 10 sene geçiyor, her şey bitmiş, hatta diktatörlük rejimi de bitmiş, Víctor Erice bir film daha çekiyor ve insanların o bölündüğü [döndüğü] zamanı hatırlatıyor.

Estrella 8 yaşında bir çocuktur. Doktor olan babası ve annesiyle kuzey İspanya’da yaşamaktadır. Bir güneyli olan ve geçmişini hatırlamak istemeyen babasının hayatına merak salmasıyla yeni şeyler öğrenecektir.

Yıllarca görmediği bir babaannesi ve teyzesi var Estrella’nın, ve bir gün çıkıp geliyorlar. Ertesi gün Estrella’nın ilk komünyon’u var. Bir gece önce teyzeyle konuşan Estrella sayesinde babasının ailesiyle görüşmeme sebebini öğreniyoruz.

Ama büyükbabam kötü adamlardan biriydi, değil mi? diyen Estrella’ya, “Franco kazanınca, büyükbaban bir aziz, babansa şeytan oldu” diye cevap veriliyor.

Butterfly Tongues’un da en vurucu sahnesi benzer bir “her devrin adamı olma” durumuydu. Yukarıda vurucu kısım derken işte tam da bunu kastettim.

Konuşmanın devamında, babadaki içerlemenin ve baskıcı dönemde kaybettiklerinin bu kadarla sınırlı kalmadığını Estrella’nın bir başka sorusundan öğreniyoruz.

+Milagros, sence babam yarın kiliseye gelecek mi?

Elbette, gelecek.

+Yani… hiç gitmez de.

Bu konuda bazı çıkarımlarım var benim. Richard Dawkins çok akıllıca bir tespitle ”insanların dinini bulundukları coğrafya belirliyor” demişti. Estrella’nın babası da dinin güçlü olduğu topraklarda doğmuş. Ama öyle bir dönem gelmiş ki, Franco rejimine karşı çıkan herkes –ki bunların çoğu cumhuriyetçi- başka sıfatlarla nitelendirilmiş. Böyle zamanlarda yapılan (hata mı desem, bilinçli yapılıyor mu desem), sağ kanadın dini de tek eline alması olmuş. Sonuçta rejime karşı çıkan herkes bir kere dinden çıkarılmış ama sanırım asıl çıkmaları şu akılcı yolla oluyor; yapılan onca yanlışlığı görmek. O noktada oluşan duygu olsa gerek ‘bu din böyle bir şeyse ben dışında kalayım’ düşüncesi. Daha spesifik bir örnek vermem gerekirse; onca haksızlık, onca yolsuzluk ve onca kıyım gördüğünde ‘son çare’ olarak Tanrı’ya dua eden Augustin: ‘Tanrım, bizi kurtar bunlardan’ dediğinde, ‘bir dakka yoksa Tanrı da mı o tarafta?’ ikilemine düşmüş olacak ki, tüm inancını kaybettiğini görüyoruz.

Uykulu Kuytu Puani: 4Augustin’in geride (güneyde) bıraktığı sadece ailesi ve dini inancı değil. Mektuplaşmalarından, geçmişinde yeterince konuş[a]madığı için açılamadığını anladığımız çok sevdiği bir kadının olduğunu da öğreniyoruz. Bir çok şeyde olduğu gibi, bu yerinde konuş[a]mama durumu ile de ilgili bir tespitim var benim. Aslında bu tespiti ben yapmadım, özlü bir söz bu. Martin Luther King söylemiş;

“İnsanlar sadece söylediklerinden değil, [söylemesi gerekirken] söylemediklerinden de sorumludur.

İşte sanırım İspanya’nın bir dönemini en güzel bu cümle anlatıyor. Yani yıllar geçiyor, bir şeyler değişiyor ama akılda kalan sadece ne kadar yüreksiz olduğunuz oluyor.

One thought on “El Sur (1983)

  1. 1

    buraya ne kadar da benziyormuş.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.