The Handmaid’s Tale

Better never means better for everyone. It always means worse, for some.

The Handmaid’s Tale üzerine yazmam gerekiyor. Çünkü bir çok insanın gözünden kaçtığını tahmin ediyorum. En azından benim tanıdığım hiçkimsenin izlemediğini biliyorum. Ben de uzun süre izlemedim; beynimin bir köşesinde feminist bir hikaye olduğu kaldığı halde.

Kitabı olan yapımları izlemeden önce mutlaka kitabını okurum. Bunda ise tam tersini yaptım: önce 3 sezon diziyi izledim sonra kitabını okudum. Aslında kitabı okumamdaki en büyük etken 4. sezonun daha çekimlerinin başlamamış olmasıydı. Biraz meraktan okudum anlayacağınız. İyi ki bu sırayla yapmışım dedim sonra. Lakin öğrenmek istediğim olaylara ulaşamadım kitapta.

Çok bölüm, çok olay, çok mesaj, çok tanıdık, çok yabancı, çok cahil, çok korkunç, çok olası diye düşünürken anlatmaya hikayenin yazarı Margaret Atwood’dan başlamaya karar verdim. Onunla online bir eğitim sırasında karşılaşmıştım. Verdiği örnekler, seçtiği cümleler ve hayata bakış açısını yansıtan söyledikleri çok hoşuma gitmişti.Bir bakıyım kolayından ne diyor diye The Handmaid’s Tale’in ilk bölümünü izlemeye karar verdim. Sonra bir daha yerimden kalkamadım.

The Handmaid’s Tale ya da Türkçe ismiyle Damızlık Kızın Hikayesi üstopya türüne giren bir eser. Bu türü Margaret Atwood distopya ve ütopya terimlerini birleştirerek yaratmış. Yani hikayeyi distopikten ütopike geçirebilecek bir yön izliyorsa bu denilebiliyor.

Bu gidişatta bir hikayesi var Damızlık Kız’ın. Öyle bir dünyanın içine giriyor ki, ki aslında burası onun dünyası, herkes farklılaşmış. Burada farklılaşmak şöyle: Amerika’da çocuk doğum oranı düştüğü için doğurabilen az sayıdaki kadın zorla alıkoyularak komutanların üreme aracı haline getiriliyor.(Bir kere uykulukuytu’nun kullandığım kelimeler yüzünden mahkeme kararıyla kapatıldığını hatırlayarak ve düşünerek dikkatli yazmaya çalışacağım.) Hikayenin üzerine oturduğu bu kısım seramoni olarak adlandırılıyor. Yani Damızlık Kızların yumurtlama dönemlerinde olan. Bu da konuda biraz fazla yer tuttuğu için elimden geldiğince tasvir etmeye çalışacağım. Seramonide komutanın eşi yatağa oturuyor ve damızlık kızın kollarını tutuyor. Giyinik haldeki damızlık kız, giyinik haldeki komutan tarafından belli bölgenin açılmasıyla cinsel istismara uğruyor. Duygu yok, göz teması yok, ses çıkarmak yok. Bu böyle damızlık kızlar için hamile kalana kadara devam ediyor. Şayet hamile kalırsa ve yaşayan bir çocuk doğurabilirse, ki o doğum da komutanın eşinin katılımıyla sanki o doğuruyormuş gibi bir seramoniyle yapılıyor, o bebek alınıyor ve başka komutanın yanına, başka istismara, başka doğurmaya gidiyor.

Yazdıklarımı bir okudum da, ne saçma değil mi dedim. Yani böyle bir dünya saçma. Herkes şuurunu kaybetmiş falan. İşte o noktada buraya nasıl gelindiğini söylemem gerektiğini hissettim. Tabi ki din ve dini kullanan insanlar. Hiristiyanlıkta varmış öyle hikayeler. Ben Hz. İbrahim’in hizmetçisiyle olan münasebetini biliyordum ama bu hikayeye temel alınan Hz. Yakub’unki olmuş. E maskülen yazılar yine maskülen düşüncelerin beyin süzgeçinden geçince ortaya böylesi bir distopik toplum çıkmış. Neredeyse 2000 sene önceki kafalarla kadına oradan bakıp rol biçince de sonuç böyle olmuş. Yani kitapta.

Burada tabi şu da var: günümüze gönderme. Yani yok mu hiristiyanların hiç gerici kolları? Var tabi ki. Kadının kapanması basit kalıyor burada ama o meşhur delikli çarşaf olayı bile dahil edilmiş senaryoya.

Bunlar dizide gördüklerimdi. Sandım ki kitap da böyledir, ama değilmiş. Kitapta sadece temel bazı olaylar ve tasvirler vardı. Dizinin o konuyu dallandıran kısmı ve merak uyandıran bölümleri kitapta yoktu. Ama şu ortaktı; dizide dönem dönem yüksek sesle düşünen damızlık kızımız June kitabın tamamında iç sesiyle başbaşaydı. Yani kitap birinci tekil şahıs anlatımıyla yazılmış. Margaret Atwood sadece bu kitabını bu teknikle yazdığını söylemişti. Bana hissettirdiği ise şu oldu: ‘June’un söyleyecek bir şeyleri var’ ve bu yüzden bu teknikle yazıldı.

Dizi ve kitap çokça ödül almış. Her ikisi de kendi alanında oldukça başarılı. O mu o mu diye sorulsa tereddüte düşerim. Diziyi beğenmiş olsam da kitabın o zihnimde yarattırdığını görmemezlikten gelemem. Şunu söylemek istiyorum, kitapta satırlarca yapılan bir tasvir dizide sadece bir ‘an’ olduğu için gözden kaçabiliyor. Örnek vermem gerekirse, bir ağacın neden öyle durduğu kitapta uzun uzun anlatılıp merak ettiriyorken, dizide çok bir şey ifade etmeyebiliyor.

Oldukça başarılı bir hikayesi var Handmaid’s Tale’in. Pek dizi önermem ben aslında çok vakit alıyor diye, ama bunda dayanamadım. Oyunculuk güzel, görsellik güzel, yönetmenler (!) güzel ve müzikler de güzel. Müziklerin dizi için özenle seçildiği belli. Hemen hemen her bölüm kulağınızda bir tını bırakıyor. Ama dizinin geneline bakınca ve ben bana ne hissettirdiğini nasıl anlatırım, nasıl harmanlarım dediğimde bambaşka orada olmayan bir şarkı geldi aklıma. Bu, bilmediğim bir dilde yazılmış, sözlerinin anlamını hiç bilmediğim, hiç anlamadığım ama bende acı, isyan, kaçıp kurtulma hissi uyandıran Aldona’nın bir tek ismini anladığım Blow the Wind’i olurdu herhalde dedim.

Buraya şarkının linkini bırakıyorum.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.