The Fountain (2006)

For every shadow, no matter how deep, is threatened by morning light.

The Fountain, beş yüz sene arayla iç içe geçmiş üç hikayeyi kesiştirerek tek bir eksende toplamayı başarıyor. İlk hikaye 16. yüzyıl İspanyasında, ikinci hikaye günümüzde ve üçüncü hikaye de beş yüz sene sonrası uzayda geçiyor. Her bir hikayenin ortak yanı, ölümsüzlüğe ulaşmak için aranan yollar diye özetlenebilir.

Filmin omurgasını oluşturan günümüzde, bir bilim adamı olan Tommy, eşi Izzy’yi yavaş yavaş öldüren beyin hastalığına çare aramak için maymunlar üzerinde deneyler yapmaktadır. Bu deneylerden birinde, Orta Amerika’da bir ağaçtan alınmış ve gerekli hesaplamalar yapılmamış bir sıvıyı maymuna enjekte ettiğinde yaşlanmayı durdurduğunu görür. Bu her ne kadar devrim niteliğinde bir keşif olsa da, İzzy’yi iyileştirmeyecektir. Diğer yandan Izzy de, filmin de ismi olan “The Fountain” isimli, 16. yüzyılda geçen bir “Hayat Ağacı” romanı yazmaktadır. Ama bu romanı bitiremeyeceğini çoktan anlamış gibidir. Derken geleceğe, Tom’un (Tommy’nin gelecekteki hali) uzayda bir küre içerisinde o muhtemel hayat ağacı ile birlikte yolculuk yaptığı zamana gideriz. Burada, o ağaçtan beslenen Tom çok sevdiği eşi ile sonsuza kadar birlikte olmak için yollar aramaktadır. Ve öyle bir an gelir ki, bugün, geçmiş ve gelecek iç içe geçer. Sanki tüm zamanlarda tek bir gerçek, tek bir aranan varmış gibi.

Ben bir filmi ikinci kez izleyeceksem ne hatırlıyorum diye bir düşünürüm. The Fountain‘ı ilk izlediğimde, çok büyük bir aşk hikayesi olduğunu düşünmüştüm. Yıllarca buna inandım ve filmi en iyi filmlerimin tepesine bir yere koydum. Hala da orada. En aklımda kalan sahne ise Izzy’nin yere düşüş sahnesiydi. Belki orada üzüldüğümden olsa gerek. Bu sefer izlediğimde, filmin geneline dair duygularım gene değişmedi. Ama beni etkileyen bir başka şey oldu. Izzy’nin kalbini kıran şey. Bu Tommy’yi /Tom’u da rahatsız etmiş olacak ki, bugünde ve gelecekte sık sık gözünün önüne gelmekteydi.

Upuzun bir hayat ve çok yaşanmışlıklar yok bu filmde, her ne kadar arayış ölümsüzlük olsa da. O yüzden karmaşık olaylar da yok. Her çağa genellenebilecek kavramlar var sadece. Her şey bir puzzle’ın parçaları gibi kolayca yerine oturabiliyor. Ve hatta sonunda şunu da dedirtiyor film; geçmiş Izzy’nin kitabıysa ve gelecek te Tom’un üstü kapalı bugünde yaptıklarıysa aslında bu tek bir hikaye ve onu da Izzy yazıyor.

Çok mu uçtum? Beni etkileyen filmlerde böyle olurum genelde. İzlerken bunun görsel ve işitsel bir şölen olduğunu ve [Aron of Sky]’nin hayali olduğunu unutmayın. Müziklerini daha önce defalarca Aronofsky ile çalışan Clint Mansell yapmış. Ve yine Requiem for a Dream‘de olduğu gibi Kronos Quartet işbirliğiyle ortaya harika bir soundtrack çıkmış.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.