Pan’s Labyrinth (2006)

You’re getting older, and you’ll see that life isn’t like your fairy tales.
The world is a cruel place. And you’ll learn that, even if it hurts.

Pan’ın Labirenti, masalla gerçeği fevkalade bir biçimde iç içe geçirmiş çarpıcı bir film. Bir önceki filmim olan The Tiger and the Snow üzerinden açıklamak isteyecek olursam, filmin yönetmeni Benigni’nin kötüyü örten iyilik çabasının aksine, bu filmin yönetmeni del Toro’nun güzel olanı kötücülle sıvazladığını söyleyebilirim: o kadar ki, faşist Franco döneminin simgeselinin, fantastik canavarları aştığı sahnelerle dolu film.

1944 İspanyasında İç Savaş biteli 5 yıl olmuştur. Faşist Franco’nun ordusu, kalan gerillaları yakalamak için çeşitli yerlere mevzilenmiştir. Bu mevzilerden birinde Yüzbaşı Vidal ve askerleri bulunmaktadır.

Terzi olan ilk kocasının ölümünden sonra Yüzbaşıyla evlenen ve ondan hamile olan Carmen, kızı Ofelia ile birlikte orman içindeki bu mevziye gelir. Burada dev araziler, gıcırdıyan bir ev ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan her şey vardır.

Ofelia gittiği yere yanında masal kitaplarını götüren bir kız ve ormanın içindeki labirenti keşfetmesiyle fantezi dünyasına girmesi bir olur. Orada fantastik bir yaratık olan keçi ayaklı Pan ile tanışır. Pan onun sihirli krallığın uzun süreden beri kayıp olan prensesi olduğunu söyler. Ama gerçekten öyle olup olmadığını anlamak için, tehlikeli üç görevi başarıyla tamamlaması gerekmektedir.

Böyle masal gibi bir film yap, sonra onu bıçak gibi kesen ve hatta gerçekten bıçakla kesen gerçeklikler koy. Yıllar önce ilk izlediğimde buna kimsenin hakkı yok demiştim. Bugün izlediğimde ise, gerçeklik kısmına çok takıldığımdan olsa gerek, masal kısmı sönük kaldı. Bu şu anlama gelmemeli: film etkisini yitirmiş gibi olmadı, sadece ben farklı bir pencereden bakar hale geldim. Ben de gerçek hayatta bir çirkinlik gördüğünde, hayal dünyasına kaçan bir çocuktum. Büyüyünce de bu böyle devam etti. Ya da şöyle söylemeliyim: gerçeğe, tüm korkunçluğuna rağmen hayal dünyasına kaçmadan bakabildiğim kadar büyüdüm.

Del Toro güzel bir iş çıkarmış. Oyuncu seçimi de bir harika. Ofelia’yı canlandıran 11 yaşındaki Ivana Baquero’nun bizi hayal dünyasına sürükleyişi ve Yüzbaşı Vidal karakterini oynayan Sergi Lopez’in acımasızlığı akıllara yer edecek düzeyde. Fantezi dünyasındaki yaratıkları saymıyorum bile. Hayır bir de Guillermo del Toro böyle ciddi filmler yapıp aralarda da çizgi roman uyarlamalarına yöneliyor ya, şaşırıp kalıyorum. Herhalde kendini eğlendirmek için yapıyor.

Gelelim neden en iyi filmlerim listesinde olduğuna: çünkü filmde gördüğüm şiddetle birlikte ruh halim gerçekten o hayal dünyasına kaçmak istedi; sanki orası onca çirkinliğe rağmen tek kurtuluş yeriymiş gibi..

Hayal dünyasına kaçarak gerçekten kurtulabilir miyiz?

Not Aslında aklımda yazacak çok daha çok şey var ama böyle havalı bitirmek istedim. Müziklerin bir ninniden oluşması mesela beni aldı götürdü birer ninniden oluşan Rosemary’nin bebeği ve Triangle’a; Franco dönemi ve sonrası ise Butterfly Tongues, The Spirit of the Beehive ve El Sur isimli filmlere..

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.