Touched with Fire (2015)

Carla: When you have this illness, you… actually go manic before you go into the hospital, dad.

Touched with Fire’ı, kendisi de bipolar olan Paul Dalio yazıp yönetmiş. Dalio’nun ilk uzun metrajlı filmi. Film ismini aynı adlı bir kitaptan alıyor ki bu kitapta bipolar rahatsızlıkla yaratıcılık arasında bir bağ kuruluyormuş. Hatta filmin sonunda tarihteki ünlü yaratıcı bipolarların isimleri de veriliyor.

Başrollerini Katie Holmes ve Luke Kirby’nin oynadığı filmde iki bipolar gencin karşılaşması ve aşk serüvenine girmeleri anlatılıyor. Carla ( Katie Holmes) yetenekli bir şairdir. Bipolar olmanın getirdiği ilaç kullanımını yaratıcılığını öldürdüğü gerekçesiyle bırakmıştır. Bu dönemde kafasına takılan soruların cevaplarını bulmak üzere hastaneye gider ve durumunun kötü olduğu anlaşıldığı için hastaneye yatırılır. Carla ile eş zamanlı olarak, kendini kıyamet günü emarelerine adamış Marco da hastaneye yatırılır. O da ilaçlarını almamaktadır. Çok geçmeden ikili bir araya gelir fakat bu bir araya gelmede, manik dönem çılgınlığına ortak olma vardır. Birbirlerini kötü etkiledikleri ve manik episoda soktukları gerekçesiyle ikilinin birbirinden ayırılması da gecikmeyecektir. Dışarı çıktıktan aylar sonra, tekrar buluşurlar ve bu dünyayaya mucize bir çocuk getirmeye karar verirler. Çünkü Marco bu hastalığın kendilerine verilmiş bir armağan olduğuna inanmaktadır. Ve çocuğun odasını van Gogh’un tablolarına boyarlar.

Birkaç yerde Vincent van Gogh’un bipolar olduğundan bahsediliyor. Her ne kadar onun döneminde bu hastalığın ismi konmamış olsa da, doğru kabul edelim. Eserlerinin bir kısmını da manik dönemde çıkardığından bahsediliyor. Starry Night da bunlardan bir tanesi (onu akıl hastanesindeki camından bakarak yapmıştı). Şayet van Gogh tedavi edilseydi bu eserleri veremeyeceğini Marco’nun ağzından sık sık duyuyoruz.

Peki böyle mi gerçekten, bipolar herkes yaratıcı olabilir mi? Beynin çok çalıştığı aşikar. Düşüncenin hızına yetişmek imkansız. Ama sanırım bunu yaratıcılığa dökmek başka bir şey. Belki de kendini eğitmekle ilgili. Ama sık sık da yaratıcılığın ilaçlarla ölmediği, kontrollü bir biçimde ilerlediği vurgulanıyor.

Filmin güzelliği her iki episodu da ayrıntılı bir biçimde vermesi. Sadece manik episod filmde göründüğü gibi zevkli ve laylaylom olmayabilir her zaman. Her ne kadar Carla ve Marco’nun birbirini bulması, atak döneminin ciddiyetini alıp onu zevkli hale getirmeye yarasa da gerçek böyle olmayabilir tabi ki.

Bir diğer hoşuma giden şey ise, filmin zamanının mevsimlerle bölünmüş olmasıydı. Bu tıpkı bipolarların mevsim dönümlerinde (özellikle bahar mevsimlerinde) atak geçirmesinin altını çizer gibiydi.

Bir diğer oluşum da bipolarların olacak çocukları üzerineydi. Bu dünyada herkesin çocuk doğurmaya hakkı var. Hasta birinin de. Ama filmde verildiği şekliyle, hasta bir birey dünyaya getirmek istenmediği söyleniliyor. Evet çocuk doğurmaya herkesin hakkı var ama, belki bu cümlenin daha doğrusu benim çektiğim acıları başka birinin daha çekmesini istemiyorum’dur. Bipolarlık tamamen delirip, tamamen normale dönüp her iki hayatı birlikte yorgun argın yaşamaksa, bir bipoların bunu söylemeye hakkı var.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.