Love (2011)

I guess we’re missing something.

Why do we struggle to breathe a more righteous breath,

when we all end up in the same place?

Konu kısaca şöyle; Dünya ile haberleşmesi kesilen Astronot Lee (Gunner Wright) Miller Uluslararası Uzay İstasyonunda (ISS) yalnız kalır. Zaman geçtikçe – ve hayat destek sistemleri azaldıkça – Lee akıl sağlığını korumaya ve hayatta kalmaya çalışır. Dünyası klostrofobik ve yalnızlıktan ibarettir. Ve gemide tuhaf birşey keşfeder.
Film alternatif rock grubu Angels & Airwaves’in prodüktörlüğünü üstlenip müziklerini yaptığı ve tamamen bağımsız olarak bütçesini karşıladığı bir bilim-kurgu filmi. Bir astronotun uzayda mahsur kalması üzerinden izolasyonun ve yalnızlığın kişisel-psikolojik etkilerini işliyor ve insanların birbirine bağlılığına ve sevgiye odaklanıyor. Ek olarak, Carl Sagan’ın Pale Blue Dot‘daki uyarılarından esinlenip insanoğlunun varlığının hassaslığına (kıyamet senaryosu – savaşlar ile dünyanın mahvolması) değiniyor ve anılar ile hikayelerin insanlığın mirası olduğuna değiniyor. (1)
Film Amerikan Sivil Savaşı görüntüleri ile başlıyor. Hayatta kalamayacaklarına emin olan general askerlerden birisini, Captain Lee Briggs’i, kendilerine rapor edilen gizemli bir nesneyi araştırması için gönderir. Burada askere “dokuz canlı” olarak hitap ediyor ki bu da hem askerin pek çok zorlu durumda hayatta kaldığını hem de generalin onu seçmesinin sebebini gösteriyor. Bu sahnede generalin “Sağ kalan bir tek kişi bile geri kalanları şereflendirir” lafı filmin astronota odaklı sahnelerinde, tek hayatta kalan olduğunda, tekrar aklımıza gelecek. Askerin gördüğünün ne olduğu tam net verilmiyor ve bu da insanların gördüklerini paylaşmasının önemini vurguluyor olmalı.
Sürekli düşünce deneyleriyle beynimizi çalıştıran bir arkadaşımız vardı. Lakabı – uygun bir şekilde – Mindbender olan bu arkadaşımız bir keresinde şöyle bir şey sormuştu: “Seni bir uzay aracına bindirecekler ve evrenin tamamını gezip herşeyi göreceksin ama hiçbir şekilde dünya ile haberleşemeyeceksin ve geri dönüş yok, gidermiydin?”. Bunun üzerine gördüklerimizi, yaşadıklarımızı başkalarıyla paylaşmanın ve insanın sosyal bir varlık olduğunun önemini daha iyi kavramıştık. Film de bu konuya değiniyor.
“ISS de tek astronot olmaz ki, neden tek kişi var?” sorusu aklıma gelmişti fakat şöyle – pek tatmin edici olmayan – bir açıklaması varmış. 2039 yılında, 20 sene önce kullanım dışı kalan Uluslarası Uzay İstasyonunun güvenli ve tekrar kullanıma uygun olup olmadığını incelemesi için astronot Lee Miller gönderilmiş. Ve astronotumuz burada haberleşmesi kesilip dünyanın mahvoluşuna (filmde dünya üzerindeki patlamalar ve şehirlerin ışıklarının yokolması ile savaşa işaret ediliyor) çaresizce seyirci olduktan sonra uzun süre yalnız kalıyor ve eski ISS tayfasının polaroid resimleri ile konuşmaya başlıyor ve daha sonra filmin başındaki asker Briggs’in 1864 yılına ait notlarını buluyor.
 
Astronotun uzay istasyonunda uzun süre yalnız kalması Solipsizm sendromu yaşamasına yol açıyor. Solipsism syndrome tanımına wikipedia’dan bakacak olursak: “kişinin, dünyanın kendi aklının dışında bir yer/şey olmadığı hissine sahip olduğu psikolojik durum. Uzun süreli izolasyon insanların bu durumu yaşamasına yol açabiliyor. Bu durum özellikle uzayda uzun süre zaman geçiren kişiler için potansiyel bir endişe olarak değerlendiriliyor (…) Bu sendrom astonot ve kozmonotların uzun-süreli görevlerde üstesinden gelmeleri gereken bir durum ve bu konudaki endişeler yapay yaşam ortamlarının dizaynında etkili rol oynuyor.” (2)
Film, genel havası ile Moon‘u hatırlatıyor. Tabi Moon bu filme göre çok daha anlaşılır ve yalın bir anlatıma sahip. Mesela askerin gördüğü nesnenin ne olduğunu anlamadım, bilmiyorum. Güya daha sonra astronot da aynı şeye tanık oluyormuş ama filmin durağanlığından ilgimi kaybettiğim için olsa gerek, ben farkedemedim. Filmin aralarında ve en sonunda kaydedilmiş insan konuşmaları, hikaye anlatım görüntüleri de insanlıktan geriye – önemli olduğu düşünülerek – kalan bir miras olarak kaydedilmiş olmalı. Bizi biz yapan en önemli şeylerden biri anılarımız zaten. Bunu vurgulayan çok sayıda film var. En basitinden Dark City‘de eğer kendi anılarına -tekrardan- sahip olmasa uzaylıların elindeki diğer insan kobaylardan bir farkı olmayacak (yanında ekstradan verilen özel yeteneğini saymazsak). Ek olarak aklıma gelenler, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, The Final Cut. Uykulu Kuytu Puani: 3Yani kısaca özetleyecek olursak, film, insanların sosyal varlık olmasının, sevginin, hafıza ve anıların, hikaye anlatımının önemi üzerinde duran bir eser. Eğer bilim-kurgu türünü seviyorsanız ve bilim-kurgu olsun çamurdan olsun diyorsanız, bu durağan ve psikolojik öğelerin bol olduğu filmi beğenebilirsiniz.

One thought on “Love (2011)

  1. […] Signal William Eubank’ın ikinci filmi. Onu yine düşük bütçeli İlk filmi Love ile hatırlayacağız. The Signal da düşük bütçeli bir film. Ama yeri geldiğinde güzel […]

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.