The Cabin in the Woods: Revisited

Love hate letter” to horror films.

Joss Whedon

Nisan’da The Cabin in the Woods’u ilk izlediğimde herkes izlesin bir daha yazayım demiştim. O gün bugünmüş, tekrar izledim. Çok fazla spoiler vereceğimi önceden belirtmek istiyorum. Şayet izlemeyen varsa bundan sonrasını okumasın.

5 arkadaşın haftasonunu geçirmek üzere bir orman evine gitmeleri ve burada yaşayacaklarını konu alan film, korku sinemasından bir çok eski filme göz kırpıyor. Orman evine gitmeleri ve yerdeki mahzen girişine inerek buldukları bir defterden anlamadıkları cümleleri okumaları hemen akla The Evil Dead’i getiriyor. Onda da 5 arkadaş ormanda bir kulübeye gidiyordu ve bir takım doğaüstü olaylar yaşıyorlardı. The Cabin in the Woods’u Evil Dead’den ayıran, bilim kurgu öğeleriyle bezenmiş olması. Yani burada bahsedilen basit bir şeytani olay değil sadece, büyük pencereden bakılacak olursa korku filmlerinin klişelerini ve filmlerin gerisinde yatanları derleyip toplaması.

Bu daha önce de yapılmıştı Scream’le, ki o klişelerin ortaya dökülmesi senaristleri de sonrasında yeni arayışlara götürmüştü. Bu klişelere örnek; bir grup gencin ormanlık bir araziye gitmesi, sırayla öldürülmeleri, aralarından ilk ölenin fahişe ruhlu olan olması, bakirenin hayatta kalması, bir tanesinin öngörü sahibi olması, yolda son gördükleri insanın tuhaf bir benzinci olması ve benzerleri denilebilir. Tabi bunlar Scream’le birlikte derlenip toplanmadı, daha önce üzerine düşünülmüş teorilerin filmlere aktarılmasıyla oldu ki konuyu ilk derleyip toplayıp sınıfladıran Slasher‘lar üzerine yaptığı incelemeden hareketle Carol J. Clover’dır. Evet o bunu Slasher’lar için yapmıştı ve teorisini dayandırdığı filmler hep bu türün örnekleriydi. The Cabin in the Woods burada da ayrılıyor. Nasıl ki Evil Dead’i konuya gömdüyse, Slasher klişeleriyle süsleyerek de bir tür kırması yaşatıyor. Tür kırması bu kadar da değil, filmin başından beri bildiğimiz, bunun dışarıdan gözlenebilir olması kısmıyla birlikte gelen bilim kurgu türüne girebilecek teknolojilerin kullanımı da bunu desteklidiği gibi zaman zaman fantastiğe kayan konusuyla da belli bir türe dahil olmanın dışına çıkıyor.

The Cabin in the Woods’un bir gözüken konusu var bir de arka planda bize söylemek istedikleri. Gençlerin o kulübede yaşayacaklarını arkada yöneten ve bunu dünya çapında bir tahmin oyununa dönüştüren kalabalık bir grup var. Buradan hareketle, arka plandakilerin durumu tıpkı korku filmlerini yönetenler gibi denilebilir. Yani, önlerinde seyircinin beklentisine göre şekillendirdikleri bir konu ve çokça seçenek var. Bu şu gibi, yarattığımız onca canavarı temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp seyirciye sunabiliriz. Şayet uzun zamandır çekilmediyse bir kurtadam filmi, ya da vampir filmleri çok tuttuysa o, ya da yeni bir canavar türü yaratmak suretiyle türe katkıda bulunulabilir.

Bu noktada bir şey daha çekti dikkatimi. Filmde bir kaç kere Amerika’nın bu oyunlarda Japonlardan sonra ikinci sırada geldikleri söyleniyor. Ve Japonlar’ın gösterildiği bölümlerde de The Ring ve Ju-On’dan hatırlayacağımız, uzun saçlı hayalet kız var. O da onların korkusu olmasına rağmen dünyada ne kadar çok tuttuğunu hatırlatmak gibiydi. Yani bana şu gibi geldi, biz Amerikalılar bin tane canavar yaratmamıza rağmen öyle sağlam bir folklorümüz olmadığı için o ne idüğü belirsiz düz saçlı kız gibi korkutamadık. Biz de o zaman bir üst seviyeye geçeriz ve bunca canavarla birlikte tanrılara oynarız. Bu söylediğim belki çok iddialı oldu ama filmin sonunu bağladıkları tanrılar kısmı bunu düşünmemi sağladı. Ya da Lovecraft’ın “old ones”’ı mı demeliydim?

Reality showlardan alışık olduğumuz, seyirciyden puan almak için, ekibin “yönlendirdiği” şekilde kendini olmadığı bir şeye dönüştüren oyunculara olduğu gibi, yukarıdan görünmez bir el vasıtasıyla gaz verilerek düşünceleri değiştirilen insanların olması örneğinden yola çıkarak; dışarıdan yapılan müdahele sonucu, içindeki fahişeyi ortaya çıkaran ve başta ölen Jules üzerinden düşündüm. Aslında filmi yönetenlerin belirlediği bu klişe kurallar toplumun beklentisine göre mi oluşturuluyordu? Yani fahişe başta ölmeli diye kural koyan kişi aslında bunu kendi fikri olarak değil de toplumun beklentisi olarak mı yazıyordu? O zaman bu, filmde belirtildiği gibi, içinde bizim de olduğumuz tribüne oynamak için çekiliyor ve aslında korku filmlerinin klişelerini biz belirliyoruz; tıpkı neyin bizi korkutacağını filmler vasıtasıyla belirlediğimiz gibi, ya da korkularımızla ‘old ones’ı (!) yaşattığımız gibi.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.